
Şam’daki cihadist yönetimin bu ayın (Ocak) başında Halep’te Kürtlere karşı başvurduğu katliam birkaç açıdan milad olacak gibi görünüyor.
Son yirmi yılda Roboski, Şengal ve Kobani ’de Kürt halkına
karşı girişilen katliamlardan sonra Halep’te Kürtlere yapılan hunharca saldırı
Kürt halkının beyninde ve ruhunda önemli bir kırılmaya yol açtı. Halep’teki iki Kürt mahallesi Şeyh Maxsud ile
Eşrefiye’ye karşı girişilen saldırıda kullanılan orantısız güç bir yana,
yapılan vahşetin açıkça görüntülenip sergilenmesi Kürt toplumunda kalıcı izler
bıraktı. Yüksek bir binadan atılan öldürülmüş Kürt kadının cesedi daha şimdiden
Kürt ulusal hafızasında unutulmaz bir motif olarak yer aldı.
Halep’teki Kürtlere karşı girişilen saldırının Şam
yönetiminin 6 Ocak’ta Paris’te Suriye’nin tarihi düşmanı İsrail ile vardığı
uzlaşı ardından gerçekleşmesi ayrıca manidardı. Şam yönetimi , Kürtleri
katletmeyi kolaylaştırması karşılığında İsrail’e ülkesinin güney parçasını
resmen bahşetti.
Türkiye ise başından beri Şam’daki yönetimin arkasında
durdu. Türk Savunma ve Dışişleri Bakanları Halep’teki Kürtlere yapılan
saldırılara açıkça destek verdi. Türkiye’nin Kürt karşıtı politikası elbette
sır değil. Ancak bu politikanın IŞİD artığı HTŞ’ye açık destek derekesine
ulaşması ,Kürt karşıtı politikanın içine düştüğü acınası durumu göstermek
bakımından düşündürücü.
Suriye’de etkili ABD ve diğer aktörlerin Halep’teki katliam
konusundaki sessizliği ayrıca altı çizilmesi gereken utanç verici bir durum.
Uluslararası ilişkilerde ilkelerden çok çıkarların baskın olduğu bir kez daha
görüldü. Bundan dolayı başkasına kızıp dünyaya küsecek halimiz yok elbette.
Yapmamız gereken bu konudaki acı gerçeği görüp ona uygun davranmak.
Şu bir gerçek, Halep katliamı Kürtlerin uluslaşma sürecinde
yeni bir kerterize dönüşmüştür. Halep’te
yaşananlar aynı zamanda uluslararası ilişkilerin üzerinde oturduğu ikiyüzlülük ve
Makyavelist anlayışı bir kez daha faş etmesi bakımından hayırlı olmuştur.
Suriye’nin geleceği
belirsiz
Halep’teki Kürt katliamı bir yönüyle sürpriz olmadı. Geçen
yılda binlerce Alevi sivili katleden, Suveyda kentinde Dürzileri ezen HTŞ
anlayışının bulduğu ilk fırsatta Kürtlere yönelmesi şaşırtıcı değildi. Nihayet
verdiği tavizler karşılığında İsrail’i susturup Amerika’yı da ikna ettikten
sonra zayıf halka olarak gözüne kestirdiği Halep’teki Kürtlere saldırdı.
HTŞ yönetimi Halep’te akıllarınca elde ettikleri “zaferin
coşkusuyla” şimdi de Fırat’ın batısındaki Dayr Hafir ve Meskene gibi yerleşim
merkezilerine kaşı askeri operasyon başlatmış görünüyor. Burada planladıkları şey SDG’yi kontrol ettiği
Fırat’ın batısındaki yerlerden çıkartmak, daha sonra da Rakka ve Deyrzor gibi
Arap yoğunluklu bölgelere karşı harekete geçmek. Son olarak da SDG’yi Haseke
bölgesine sıkıştırmak...
Şam yönetiminin ve arakasındaki güçlerin bu konuda
hedeflerine ne kadar ulaşıp ulaşmayacakları birçok başka iç ve dış faktörün
birleşik etkisine bağlı.
Birincisi, toplumun farklı kesimlerini; Alevileri,
Dürzileri, Hıristiyanları, ılımlı Sunileri ve Kürtleri kapsamayan, onların
temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almayan bir yönetimin Suriye’de
istikrarı sağlaması mümkün değil.
Böylesi bir rejimin Suriye’yi Esad yönetiminden farklı bir yere götürmesi
beklenemez. Başka bir ifade ile mevcut radikal İslamcı Şam yönetiminin toplumun
ezici çoğunluğunu silah ve katliamlarla kontrol altına almasının imkanı yok.
İkincisi; Şam yönetiminin Halep’teki nokta operasyonuna göz
yumulsa da, başta İsrail olmak üzere ilgili güçler, Suriye’deki bütün gücün HTŞ
gibi köktendinci bir yapının elinde toplanmasına fırsat vermez. Suriye’nin
bölgede istikrarı zorlayacak düzeyde bir güce ulaşmasını hiç kimse kabul etmez.
Üçüncüsü; Anayasal meşruiyetten ve bütünlüklü bir siyasi
programdan yoksun IŞİD’vari bir koalisyonun Şam’da ne kadar varlığını
sürdüreceği başlı başına bir tartışma konusu.
Özetle HTŞ ve başındaki Şara’ın temsil ettiği zihniyet
Suriye’nin birlik ve bütünlüğünü koruyamaz.
Başka bir alternatif bulunmadığı takdirde Suriye’nin yeniden bir iç
savaşa ve bölünmeye doğru gitmesi kaçınılmaz.
SDG ve Kürtlerin
payına düşen görevler
Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) yarıdan fazlasının
Araplardan oluştuğu biliniyor. SDG’nin
kontrol ettiği bölgenin de Kürt coğrafyasını aşan, Rakka ve Deyrzor gibi
vilayetleri kapsadığı bir gerçek.
Bu noktada iki sorun ortaya çıkıyor. Birincisi, SDG içindeki
Arapların Kürtlerle ittifakının ne kadar dayanıklı ve sürdürülebilir olduğudur.
İkincisi, Arap yoğunluklu bölgelerin kaybedilmesi durumunda bunun Kürt halkının
mücadele direncine yapacağı olumsuz etkidir.
SDG’nin IŞİD’e karşı mücadelenin bir ortağı olarak
kurulduğuna göre ve kontrol ettiği bölgenin de ABD ile mutabakatla belirlendiğine
bakılırsa, SDG’nin ve kontrol ettiği bölgenin geleceği ABD ile masaya
yatırılmalıdır. SDG, kontrol altında tutacağı bölgenin sınırlarını ABD ile
birlikte kararlaştırmalıdır. ABD’nin
arkasında durmayacağı Arap bölgeler için Kürt gençlerinin kanı dökülmemelidir.
Halep katliamından sonra mevcut Şam yönetimine
güvenilemeyeceği, Aleviler ve Dürzilerin başına gelenlerin Kürtlerin de başına geldiği
ve daha da geleceği açıkça ortaya
çıkmıştır.
Bu koşullarda Şam yönetimiyle müzakerenin çerçevesi yeniden
belirlenmelidir.
Şam yönetimiyle Suriye’nin geleceği ve yönetim modeli
konusunda uzlaşma sağlanmadan diğer hiçbir başlığa geçilmemelidir. Silahların
“entegrasyonu” konusu Suriye’nin yeni yönetim modeli netleştikten sonra masaya
getirilmelidir.
Halep katliamı bir gerçeği çıplak olarak ortaya koydu.
Şam’daki yönetim fırsat bulduğu anda Kürtlerin bütün haklarını gasp etmekte
tereddüt etmez. Bu durumda Suriye’de federal bir sistem dışında hiçbir seçenek
çözüm olmaz. Suriye’de inşa edilecek federal bir sistemde Kürtler, Aleviler,
Dürziler ve diğer etnik ve dini toplumlar kendi yurtlarda özgür ve korkudan
uzak bir yaşama güvencesine kavuşabilir ancak.
Kürt heyeti nerede?
ENKS, PYN ve diğer Kürt partilerinin katılımıyla 26 Nisan
2025 tarihinde Kamışlo’da gerçekleşen konferansta bir Kürt heyeti oluştu.
Rojava’daki bütün Kürt kesimlerinin içinde yer aldığı ortak Kürt heyetinin
oluşması dünyadaki bütün Kürtleri ve dostlarını sevindirdi ve umutlarını
artırdı. Ne var ki kurulduğundan bu yana
söz konusu Kürt heyetinin hiçbir varlığına rastlanmadı. Halep’te Kürtler
katliamdan geçerken bile Kürt heyetinden tek bir ses çıkmadı, tek bir
açıklaması olmadı.
Geçen dönemde Şam yönetiminin Kürt meselesini görüşmeye
hazır olmadığı için Kürt heyetini muhatap almadığı, bunun yerine SDG ile
güvenlik konularını görüşmeye odaklandığı iddia edildi. Kürt hareketinin, özel olarak da Kürt
heyetinin gündemini Şam yönetimin keyfine bırakması kabul edilemez. Kürt
meselesi siyasi bir meseledir ve muhatapları da siyasi heyetlerdir. Şam ile
Kürt halkının ulusal haklarını görüşmek yerine güvelik konularına öncelik vermek HTŞ
ve destekçilerinin gündemine teslim olmak demektir ki gelinen nokta da bu
yanlış yöntemin sonucudur.
Ortak Kürt heyeti bir an önce aktifleşmeli, 26 Nisan Kamışlo
Konferansı’ndan aldığı meşruiyetle Kürt
meselesinin çözümü konusunda inisiyatif almalıdır. Şam yönetimiyle SDG değil, Kürt
heyeti masaya oturmalıdır. Kürt ulusunun haklı taleplerini hem içerde hem
dünyada kamuoyuna mal etmek en başta Kürt Heyetinin görevidir. Kürt halkının ulusal özgürlük davasının doğası
ile siyasetin ve diplomasinin teamülleri bunun gerektirir.
15.01.2026
Bayram Bozyel
PSK Genel Başkanı